Yakup Kadri, Yaban’da Kurtuluş Savaşı yıllarında, bir Orta Anadolu köyünde yaşanan bireysel ve toplumsal dramı anlatır. Ama Yaban, ne bir “köy romanı”dır, ne de aydın-halk ikiliği üzerine bir hesaplaşma, ya da iç-hesaplaşmadır; Bu kitap, yeni Türkiye’nin kurtuluş ve kuruluşu üzerine, edebi tarzda kaleme alınmış bir “bildiri”dir; bambaşka bir akıl yürütmeyle bambaşka sonuçlara varan bir tür “Koçi Bey Risalesi”dir. Bunun kanıtını, romanın kahramanı Ahmet Celâl ile eski bir asker olan Bekir Çavuş arasında geçen sahnede buluruz. Ahmet Celâl ve Bekir Çavuş, romanın o bölümünde, Yunan uçaklarından atılan propaganda kağıtları nedeniyle tartışırlar. Tartışmanın bir yerinde, Bekir Çavuş, “Biliyorum beyim, sen de onlardansın, emme...” deyince, Ahmet Celâl “onlar”ın kim olduğunu sorar ve “Aha, Kemal Paşa’dan yana olanlar” yanıtını alır. Ardından, ikisi arasında şöyle bir söyleşim gelişir: “-İnsan Türk olur da nasıl Kemal Paşa’dan yana olmaz? -Biz Türk değiliz ki, beyim. -Ya nesiniz? -Biz İslâmız elhamdülillah... O senin dediklerin Haymana’da yaşarlar!” Bekir Çavuş’un bu sözleri karşısında, Ahmet Celâl’in başı, “asılmış bir adam gibi göğsüne düşer”, sonra da kendi kendine şunları düşünür: “Eğer bize zafer nasip olsa bile, kurtaracağımız şey yalnız bu ıssız topraklar, bu yalçın tepelerdir. Millet nerede? O henüz ortalarda yoktur ve onu, bu Bekir Çavuş’lar, bu Salih Ağa’lar, bu Zeynep Kadın’lar, bu İsmail’ler, bu Süleyman’larla yeni baştan yapmak gerekecektir.”

Yaban, halk-aydın ikiliğini tartışmaktan çok -ve daha önce-, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanmak zorunda olduğu insan malzemesinin ne’liğini ve içinde bulunduğu edilginliği saptamaktadır. Ahmet Celâl’in Anadolu’nun sefaletinden ülke aydınlarını sorumlu tutması, kendi çaresizliği içinde, kendi iç hesaplaşmasının bir sonucudur. Bu yaklaşım, savsaklanmış bir görevin altının çizilmesi de değildir, yüceltilmeyi de gerektirmez; çünkü “aydın” ya da “entelektüel” diye nitelenen kişilerin, her zaman ve her yerde, basit halkı aydınlatmak, eğitmek, yönlendirmek gibi bir işlevle yükümlü olduklarını varsaymak, “geri kalmış” toplumlara özgü bir yanılgıdır; o işlev, her yerde ve her zaman, aydınların değil yöneticilerin payına düşer. Aydının görevi, yöneticilerin çözmek zorunda oldukları sorunları ortaya atmak, yanıtını yöneticilerin bulacakları soruları sormaktır. Aydınları siyasi yöneticiler konumuna getirmek ya da öyle görmek, toplumları, cumhuriyetçi evrimin izlediğinden bambaşka bir yola sokmak olurdu. Tükeniş döneminin Osmanlı aydınları, kendilerini toplumu kurtarmakla görevli saydıkları ve sandıkları için onun dışına düşmüşler, böylece, yönetilenler küresini dışarıdan izledikleri apayrı bir antite içinde konumlanmak durumunda kalmışlardır. Ve Platon’un ideal sitesini yönetecek filozof-kral olmaya soyunurlarken, dünyevi cumhuriyeti ayakta tutacak bir yöneten-yönetilen denklemini tasarlamayı başaramışlardır